26/4/2007 - Basit Kadınlar ve Bacakları
Sıkıcı bir günün ardından kendimi ödüllendirmek için bara gittim. Çünkü sıkıcılık benim eserim değildi ve kendimi olaylara karşı çok iyi korumuştum; birkaç saat ders dinlemiş, yemek yemiş, boş boş gezinmiş, boş boş etrafa bakınmış ve boş insanların boş sohbetlerini dinlemek zorunda kalmıştım. Böyle bir günden sağlam çıkmak iyi bir işti, -ödüllendirilmeliydim.
Bar her zaman takıldığım yerlerden biriydi. Küçük şehirlerde takılmak için fazla alternatifiniz yoktur zaten. Herkes birbirini tanır ve aynı tarzın insanları sürekli aynı yerlere takılır. Ne kadar mekân değiştirirsen değiştir, bir gün boyunca aynı kişilerle yüzlerce defa karşılaşabilirsin. Bu hem güzel hem de kötü bir şeydir. Güzeldir, çünkü yalnız kalmazsın; kötüdür, çünkü yalnız kalamazsın.
Ben her zamanki gibi yalnız gitmiştim ve yalnız otuyordum masada. Amacım müzik dinleyip bir şeyler içmek ve bir şeyler karalayabilmekti. Son zamanlarda yazabilme potansiyeline dehşet derece sahip olduğumu düşünüyordum. Yaşadığım olaylar da yazılmayacak şeyler değildi. Bir kere sevgilimden ayrılmıştım, uzun zamandan sonra param kalmamıştı ve kendimi büyük bir yalnızlığın ve bir boşluğun içinde hissediyordum. Yazmak için büyük fırsat.
Cebimde kalan kısıtlı parayla kendime bir bira söyledim. Birkaç gün içinde para gelecekti bir yerden, aç kalmamak için ona güveniyordum. Garsona ücreti peşin verdim; ve o üstünü getirmek için arka tarafa gitti. Soğuk biradan bir yudum aldım. Bir yandan da etrafa bakıyordum tanıdık birilerini görür müyüm diye. Hiç tanıdık yüzü çekecek durumda değildim, görmek istemiyordum hiç kimseyi –onlardan kaçmak için bakıyordum. Ama etrafta güzel kızlar vardı; güzel ve yalnız kızlar. Sevgilimden ayrılmış olmanın özgürlüğüyle bakıyordum yüzlerine, onlar da bazen benim baktığımı fark edip bana bakıyorlardı; amaçları bakışlarımdan rahatsız olduklarını anlatmak olsa da hoşuma gidiyordu onlarla göz temasına girmek. Bu bütün erkeklerin hoşuna gider –güzel bir kızla göz göze gelmek; bunun için çok şeyi feda edebilecek çok insan tanıdım bugüne kadar. Bir keresinde, daha lisedeyken, birkaç defa tesadüfen karşılaştığım birisi bana gelip “senin kızlarla aran iyi galiba, bana birini ayarlasana” demişti –garipsemiştim durumu. Ona dönüp “bakarız” dediğimi hatırlıyorum. Adam yaklaşık on dakika benimle kaldırımda yan yana yürüyüp ısrar etmeye devam etmişti. Zor kurtulmuştum ondan. Bir daha yolda karşılaştığımda yolumu değiştirdim. Büyük bir öfke ve acımayla baktım adamın yüzüne. Zavallı abaza. Kim bilir hangi geneleve gidip hangi kadınla dindirmiştir açlığını.
Güzel kızlar vardı etrafta; yalnız ve güzel kızlar. Kim bilir hangi saçma ilişkilerden çıkmış, kim bilir hangi zeki sandıkları fakat sonradan beyinsiz olduklarını anladıkları erkeklerle birlikte olmuş, kim bilir hangi yüzeysellikte birliktelikler yaşamış güzel ve zavallı kızlar. Kızlara acıyordum; onların aptallıklarına ve boş beyinlerine acıyordum. Benim gibi düzeyli düşünen erkeklerle birlikte olmak yerine öyle mankafa erkeklerle birlikte oldukları için tiksiniyordum onlardan.
“Eyvallah.”
Garson para üstünü getirdi. Biramdan bir yudum daha aldım. Çantamın fermuarını açıp içinden defterimi çıkardım. Üsteki fermuarı kapatıp ön kapaktaki fermuarı açtım ve el yordamıyla kalemimi aramaya başladım. Ama yoktu. Hatırladım; birkaç gün önce, derste not tutmak için yine aynı gözde aynı kalemi aradığımda elime gelen kırık kalemi hatırladım. Ortasından ikiye ayrılmıştı; hem de çantamın gözünde, hem de hiçbir darbede bulunmamışken –durup dururken. Kendime yakın zamanda bir kalem almalıydım –hatta hemen şimdi. Ama yerimden kalkacak halim yoktu. Keyifliydim. Kötü geçen bir günden sağ salim çıktığım için huzur doluydu içim. Ama yerimden kalkmak istemiyordum. Hem zaten yazma hevesim de geçmişti, aklıma yazacak hiçbir şey gelmiyordu, ne yazsam zorlama olacaktı –vazgeçtim.
Kalemi aldığım yere fırlattım. Çantanın üst gözünü açıp defterimi yerine koydum ve okumak için bir kitap çıkardım –John Fante, Los Angeles Yolu. Son günlerde saplanıp kalmıştım Fante’ye. Kullandığı dile hayrandım. Onun gibi sade anlatımlı çarpıcı bir yazar olmak için her şeyimi verirdim. Yazdıklarımı etkileyecekti büyük olasılıkla. İleride iyi bir yazar olduğumda, eleştirmenler “genç yazarda, İtalyan kökenli Amerikalı yazar John Fante’nin etkisi görülüyor” diyeceklerdi. Varsın desinler; başım dimdik havada, gözlerimi hepsinin gözlerinin içine aynı anda odaklamış, kendimden emin bir tavırla “evet,” diyecektim, “Fante’den etkilendim, hatta bütün yazı dilimi ondan aldım, bir sorun mu var, yapabiliyorsanız siz de yapın,” diyecektim, “Fante benim de tanrım.”
Kitabı elime alıp kaldığım sayfayı açtım. Sayfanın ortasındaki kitap ayracından elinde şarap kadehiyle Bukowski bana gülümsedi –Fante’nin kullarından. Gülümsemesine karşılık verdim. Bir an önce kitabı okumaya kaptırmak istiyordum kendimi, Fante’nin büyülü cümlelerinin içinde bir duygudan diğerine içtenlikle koşmayı. Ama ne mümkün, daha bir cümle okuyabilmiştim ve diğerinin yarınsındayken çantamdaki telefon çalmaya başladı. Masanın üzerinde bana gülümseyen Bukowski’yi aldığım yerine koyup çatmamın ön gözündeki telefonu almaya uzanırken içim burkuldu. Hiç kimseyle konuşmak istemiyordum, sadece kitap okumak istiyordum, ama kimin aradığını da merak ediyordum. Çantamın ön gözünün fermuarını açıp elimi içine soktuğumda kırık kalemim geldi yine elime –fırlatıp attım. Telefon deli gibi çalmaya ve sabrımı taşırmaya devam ediyordu. Buldum –annem.
“Efendim anne.”
“Ne yapıyorsun oğlum?”
“İyiyim anne, sen nasılsın?”
“İyiyim ben de, ne yapayım, oturuyorum evde yalnız.”
“Anladım anne.”
“Sen nerdesin?
“Dışarıdayım anne, bir kafede oturuyorum.”
“İyi oğlum, otur. Boşa geçir vaktini.”
“Anne, başlama yine.”
“Başlamamayım ya, ben burada neler çekiyorum sana kahrederken biliyor musun?”
“Anne!”
“Hiç bana anne deme Mustafa, çok üzüyorsun beni çok.”
“Yapacak bir şey yok anne, böyle olması gerekiyor, okulu sevmiyorum ve bırakacağım.”
“Bırak tabii. Biz de oğlumuz okuyor diye gururlanalım burada.”
“Anne, her defasında aynı şeyleri konuşmak istemiyorum, kararımı verdim.”
“Baban da çok üzülüyor.”
“Üzülecek bir şey yok anne, böyle olması hepimiz için daha iyi.”
“Hep sen kafanın dikine git oğlum, hiç bizim sözümüzü dinleme.”
“Sizin yüzünüzden bu haldeyim ben, bana kimse sormadı ne yapmak istediğimi.”
“Söyleseydin ya vaktinde o zaman, neden söylemedin?”
“Söylemeyi öğretmediniz bana anne.”
“…”
“Kapatıyorum, köye gelince konuşuruz hepsini.”
“Tamam, hadi.”
“Öpüyorum annecim, babama selam söyle.”
“Tamam yavrum, ben de öpüyorum.”
Kapattı.
Soğuduktan sonra ısıtılıp tekrar yenen makarnayı andıran bir tat geldi ağzıma –öğrenci olduğumdan bu tadı nerde olsa tanırdım. Kurtulmak istiyordum bu aşina tattan. Masadaki bira bardağına sabit gözlerle baktım. İki elimin parmaklarıyla tutup bardağı kendi etrafında döndürmeye başladım. İçindeki bira dalgaların fırtınalı bir havada dalga kıranları dövmesi gibi bardağın kenarlarına çarpıyordu. Sinirlenmiştim. Bıkmıştım. Hayatımı şekillendirmek ellerimdeydi, yetenekli olduğumu biliyordum. Ama benim dışımdaki, benim yaptığım hataların dışındaki şeyler gelip vahşi hayvanlar gibi karşıma dikiliyor ve ben onlara dokunmadığım halde müthiş bir korunma içgüdüsüyle bana saldırıyorlardı. Kendimi savunmaktan yorulmuştum; acılarımın ve korkularımın üstüne gitmekten yorulmuştum. Kaçmak istiyordum. Nereye gittiğimi bilmeden ve arkama bakmadan kaçmak. Ama inandığım bütün değerleri yitirmiş hissediyordum kendimi –aile, sevgi, dost, arkadaş, okulun ve yazma yeteneğimin bir türlü getirmediği başarı. Hepsini bir kambur gibi sırtım hissediyor ve altlarında bir deve gibi eziliyordum. Bitmeliydi artık. Bir an önce bu yüklerden kurtulmalıydım. Her şeyin kendi elimde olduğunu biliyordum –ne kadar çabalarsam o kadar çok karşılık alacağımı biliyordum. Bir an önce başlamalıydım buna. Sürekli bir şeyler okumalı, sürekli bir şeyler yazmalı, olduğum yerden ileriye doğru adımlar atmalı, koşmalıydım. Haftaya değil, yarın değil, bugün değil, biraz sonra değil; hemen başlamalıydım.
Biramdan sağlam bir yudum aldım. İçimden yazmak geliyordu ama kırık kalemim kül tablasında kırılmış ve çürümüş dişleriyle bana pis pis sırıtıyordu. Elime alıp sağlam yerlerinden yeniden kırdım. Hiçbir parçası, hiçbir atomu kalmamalıydı yeryüzünde. Ölmeliydi. Parçalayabildiğim kadar parçaladım. Parmaklarımla tutmayacağım kadar. Kırık parçaları ağzıma atıp çiğnedim. Dişlerimin arasındaki plastik parçaları damağımı yardı. Ağzımdakileri yere tükürdüm, siyah plastiğin üstünde kırmızı kan lekeleri –benim kanım. Biradan bir yudum daha aldım. Damağımdaki yarıklara değen soğuk bira beni biraz kendime getirmişti. Zafer sarhoşuydum. İyi bir yazar olmamı engelleyen, geleceğimi mahveden bir düşmandan kurtulmuştum. Ben de yara almıştım ama önemi yoktu –hiçbir devrim kansız gerçekleşmez. Bira bardağının soğukluğunu dudaklarıma dayayıp birayı dipledim. Garson, bir bira daha, zaferi kutlamalıyız.
Bira geldi. Elimi cebime sokup para çıkardım. Cebimdeki para birayı ödemeye ucu ucuna yetti. Olsun. Yazarlık fedakârlık isteyen bir iş, yeri geldiğinde insan aç kalmayı da bilmeli.
Kafamdaki bulanıklıktan arınmak için bira bardağının yanında duran Fante’ye uzandım –dağıtsa dağıtsa Fante’nin kutsal duruluğu dağıtırdı kafamdakileri. Kaldığım sayfayı açıp Bukowski’nin yanağından bir makas aldım; elindeki şarap kadehini kaldırıp bana göz kırptı. Kaldığım cümle aklımdan gitmemişti hâlâ, bulmakta zorlanmadım. Masanın üstünde her an saldırıya geçmeyi bekleyen bir yılan gibi kıpırdamadan duran telefonuma baktım –aynı şeyi yaşamayı ikinci kez kaldıramazdım. Çatallı dilini ağzının içinde tutup sessizce duruyordu. Artık Fante’nin koynuna özgürce ve huzurla bırakabilirdim kendimi.
“Merhaba, Mustafa.”
Masada duran boş sandalyelerden birinin kıpırdadığını ve konuştuğunu gördüm kafamı kitaptan kaldırmadan. Dişlerimin arasına alıp parçalamak istedim onu. Canlı cansız bütün varlıklarıyla hayat denilen fahişe, tırnaklarını çıkarmış, gergin dudakların içindeki sivri dişlerini göstererek benim savunmasızca arkama bakmadan kaçmamı bekliyordu. Bu defa da kaçmayacaktım ondan, hiçbir zaman kaçmayacaktım. Ayaklarımın üstünde sağlam duracak, dişleriyle bütün bedenimi ve sahip olduklarımı parçalasa da kanımın son damlasına kadar direnecektim.
“Oturabilir miyim?”
Sesin sandalyeden gelmediğini anlamamla karşımda duran kadını görmem aynı ana denk geldi. Kadın yanımdaki sandalyenin arkasında durmuş, sarı saçlarının altındaki sivri yüzünün tam ortasında duran çerçeveleri yamulmuş gözlüğünün arkasından aptal gözlerle bana bakıyor, sandalyenin sırt yerinden üşüyen parmaklarıyla geri çekmek için tutmuş telaşla cevabımı bekliyordu.
“Tabii.”
Meral’le tanışalı çok fazla zaman olmamıştı. Bu sene şehre yarım saat uzaklıktaki bir ilçede düzenlenmiş olan Bağbozumu Festivali’nde tanışmıştık. Aslında festivali biz düzenledik demek daha mantıklı olur. İlçede ve birkaç köyünde tiyatro ekibimizin sergilediği çocuk oyunu, benim yazdığım Anadolia isimli mitolojik oyun ve Homeros’un İlyada’sından esinlenerek canlandırdığımız Hektor’un gömülme ritüelinden başka kayda değer bir şey yoktu festivalde. Meral’le de Hektor ritüelinden sonra karşılaşıp tanışmış ve şaraplı bir sohbet etmiştik. Daha sonra birkaç kez karşılaşmamız olmuştu ama ben çoktan onun adını unutmuştum. Gelip masama oturduğu ve düşman elçiliği yaptığı o akşamdan birkaç gün sonra bir sohbet sırasında masadakilerden biri ona hitap ederken öğrenmiştim adını.
“Nasılsın?”
Dediğini anlamıştım, ama anlamak istemiyordum. Anlamamış gibi yapıp tekrarlaması için sordum.
“Efendim?”
“Nasılsın, dedim.”
“Fena değil, sen?”
“Bildiğin gibi.”
Peh, saçma… Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum ve bilmek de istemiyordum.
“Anladım.”
Birkaç saniye sessizce durduk. Biramdan bir yudum alıp kendime gelmek istedim. Damağımda kalemin açtığı yarıklar soğuk biranın etkisiyle biraz sızladı –belli etmedim. Bana “ne oldu?” diye sormasını ve bu soru karşısında açıklama yapmak zorunda kalmayı istemiyordum. Onun da o kalemden farkı yoktu; başarılı bir geleceğe doğru yola çıkmış otobüsün önünde duran kocaman gözlüklü bir kayaydı o da.
“Hayat nasıl gidiyor?”
Bir bilgi almak için değil de sessizliği bozmak için sorulmuş bir soruydu. Sessizlikten canı sıkılmış ve bu sıkıntıya tahammül edememişti. Kendi can sıkıntısını başkalarının huzuru üzerinden geçirmek isteyen insanlardan biriydi o da. Karşısındakinin de canının sıkılıp sıkılmadığını önemsemeyen, her an mutlu ve huzurlu olacağını düşünüp kendine de yardım edeceğini sanan insanlardan biri.
“Fena değil, uğraşıyorum. Festivalde oynadığımız oyunu büyütmeye çalışıyorum bu aralar. Bütün zamanımı o alıyor.”
“Valla imreniyorum sana, böyle şeylerle uğraşman çok güzel. Keşke ben de yapabilsem.”
“Yapamayacak bir şey yok, içimdeki duyguları açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmıyorum.”
“Bunun için de bilgi ve birikim gerekiyor herhalde, o da ben de yok.”
“Bilgi ve birikim teknik tarafı işin, önemli olan kendine güvenmek ve yalan söylememek –samimi olmak. Sonrası kendiliğinden şekilleniyor zaten.”
Anlamsız ve boş gözlerle bakıyordu bana. Ağzımdan çıkan kelimeler kafasının iki yanından geçip kulaklarına değmeden arkaya bir yerlere gidiyor gibiydi. Çarpık çerçeveli gözlüklerinin arkasından bana bakarken kafasından başka şeyler geçiriyordu. Anlattıklarımın üzerine düşünmediği belliydi, neydi kafasından geçenler? Beklediği biri mi vardı? Benim değil de başka birinin yanında mı olması gerekiyordu? Benim yüzümde başka birini mi görüyordu? Bana hayran mı olmuştu? Benimle hemen orada çırılçıplak soyunup sevişmek mi istiyordu? Bunu yapamazdım. Bir kere benden hiç değilse on yaş büyüktü. Tamam, genç erkekler olgun kadınlardan hoşlanırdı ve olgun kadınlar genç erkekleri arzulardı ama yapamazdım –yapmazdım. Hem tipim değildi hem de sevgi duymadığım biriyle sevişmek seçeceğim bir şey değildi. Birden onunla konuşmak istemediğimi fark ettim –tiksindim ondan. Sandalyeden fırlayıp gitmek istedim –eve gidip dağınık yatağımda kitap okumak. Ama kalkması zor geldi ve bardağımın yarıdan fazlası bira doluydu –sessizliği seçtim.
Kafamın üstünden arkama doğru bakınmaya başladı. Gerçekten birini bekliyor gibiydi –ya da bir tanıdık görüp benim yanımdan gitmek istiyor gibi. Sandalyesinin ucunda tedirginlikle oturuyor, elindeki sarı imitasyon çantanın sapıyla sabırsızca oynuyordu.
Birinin arkamdan geçip yandaki sandalyeye oturmak için hamle yapacağını sezinledim. Henüz eli sandalyeye uzanmamıştı ve orada birinin olup olmadığını bilmiyordum. Ama arkamdan geçerken sırt derimde öyle bir ürperti uyandırmıştı ki başka bir yere otursa kolundan tutup masama getirirdim. Neyse ki hissettiğim gibi oldu ve yandaki sandalyeyi çekip oturdu. Onu da tanıyordum ama adını bilmiyordum –çok da önemli değildi. Birkaç defa aynı masada arkadaş ortamında sohbet etmişliğimiz vardı ama birbirimizle aynı ortamda buluşmasak konuşmuyor, yolda karşılaşsak selamlaşmıyorduk.
Elindeki çantayı aceleci bir kızgınlıkla masaya atıp üstüne elini bastırdı ve direk Meral’le döndü –beni görmemişti bile.
“Yok güzelim, yukarıda da yok.”
“Burada olduğunu söylediler, gitmiş herhalde.”
Durumu hiç yadırgamadan sessizce hareketlerine baktım. Birinden bahsettikleri belliydi, kafamı karıştıran bahsettikleri kişinin onlara olan yakınlık derecesiydi. Durum beni ilgilendirmiyordu, sadece ne için heyecanlandıklarını öğrenmek istiyordum. Bu istek kesinlikle saçmaydı çünkü onlarla belki bir daha karşılaşmayacaktım bile.
“İşte bak, orada.”
“Yok canım, o değil o.”
“Çok benziyor ama.”
Olay çığırından çıkmaya başlamıştı. Bara ne amaçla geldikleri apaçık ortadaydı –mart aylarında damlarda gezinen kedilerden farkları yoktu. Kendimi kullanılmış hissettim. Başka birinin peşinden oraya gelmişler ve kamuflaj olarak beni seçmişlerdi.
“Birini mi bekliyorsunuz?”
Bana neydi, ama dayanamayıp sormuştum.
“Ya sorma,” dedi Meral, “benimki buralarda da ona bakıyoruz.”
Diğeri konuşmayla alakası olmadığı halde kafasını yukardan aşağıya doğru sertçe indirip sabitleyerek duruma müdahale etti: “Eski seninki.”
“Ne fark eder canım, hâlâ görüşüyoruz biz onunla.”
“Ayda yılda bir.”
“Ben aramıyorum da ondan o kadar uzun sürüyor. Yoksa arasam dünden razı görüşmeye.”
“O kadından fırsat bulursa tabii.”
“Seninkiyle karıştırdın galiba güzelim, benimki yapmaz öyle şeyler.”
“Neden yapmazmış, bal gibi de yapıyor, sen de biliyorsun.”
“Yaparsa yapsın canım, bana ne, zor bulur o benim gibisini.”
“Bulur güzelim, bulur. Kim bilir kaç tanesi geçmiştir elinden.”
“Geçmiştir değil mi?”
“Geçmiştir tabii.”
“Ben yarın arayayım bari onu, on gündür aramıyorum.”
“Ara, ben de benimkini mi arasam ne yapsam.”
“Durduğun kabahat.”
Anlamsız gözlerle onlara bakıyordum çünkü ortada anlaşılmaya müsait bir konu yoktu. Kimlerden bahsediyorlardı, bahsettikleri kişiler onların neyi oluyordu, ne amaçla bahsediyorlardı, çözmek mümkün değildi. Sakin bir şekilde biramdan yudumluyor, onlar gibi boş işlerle uğraşmadığım için kendimle gurur duyuyordum. Elimde avucumda hiçbir şey yoktu; ama yazdığı tiyatro oyunu birkaç defa oynanmış ve beğenilmiş, yazdığı şiirler ilk katıldığı yarışmada ödül almış biriydim –az değildi.
“Sen Şeyda diye birini tanıyor musun? Öğrenciymiş.”
İsmini bilmediğim kadın, uzun dalgalı saçlarının örttüğü sivri yüzündeki gözlerinin üstüne gözkapaklarını seri bir şekilde indirip kaldırarak sormuştu bunu bana. Yüzü o an bana o kadar korkunç gelmişti ki irkilmemek için kendimi zor tuttum.
“Hangi bölümdeymiş?”
“Turizm sanırım.”
“O isimde biri var bizim bölümde, evet. Nasıl bir tipmiş.”
“Güzel bir kızmış, ben kendisini görmedim, ama güzel kızmış.”
Kesik kesik fakat hızlı konuşuyordu. Cümlesini her kesişinde olmasa da arada bir elindeki sigarasından çekip dumanını üflemeden konuşmaya devam ettiği için ne dediğini anlamakta zorluk çekiyordu insan. Ama anlamıştım ve bu benim için büyük talihsizlikti. Konuşmaktan iğrendiğim bir konu hakkında konuşmalı ve yardımcı olmaya çalışmalıydım. Masadan kalkıp gitmek gibi bir şansım vardı ama şamatanın nereye varacağını merak ediyordum. Merakımı gidermem uzun sürmedi.
“Hayırdır, neden sordun onu?”
Cümle ağzımdan çıktığında asla kurmamam gereken bir soru cümlesi olduğunu fark ettim –ama artık çok geçti. Paramparça kelimelerle örülmüş kokuşmuş cümleler, gözlerinden fışkırıp lime lime yayılmıştı bile masanın üstüne.
“Benimki... onunlaymış... başkası söyledi bana... ben görmedim hiç onları birlikte... benim için sorun değil... kızı uyaracağım... adam sapık... kullanıyor kadınları... seksen tane kadınla yatmış... deli bir de... zarar veriyor onlara... benim için problem değil... kıza yazık... kim bilir kaç yaş var aralarında... sapık herif... ne zamandır yok ortalıkta... kim bilir kimin canını yakıyor gene...”
Gırtlağıma doğru ekşimsi bir sıvının yükseldiğini hissettim. Masadaki irin havuzunun ortasında duran bira bardağımı elime alıp bastırdım ağzımdan fışkırmak üzere olan lavları. Bira bardağının altından yemyeşil bir sıvı esneyerek sarkıp pantolonuma damladı. Midemde bir patlama daha gerçekleşti, fakat bu defa birayla daha çabuk söndürdüm yangını. Bardağın üstündeki sıvı bir yerime bulaşmasın diye ağız kısmından iki parmağımla iğrenmiş bir şekilde tutup hemen garsona verdim –tazelemeyecektim.
“Anladım.”
Bunu diyebildim sadece. Başka mantıklı bir cümle kurmak gelmedi içimden. Gitmek istiyordum artık oradan. Biram ve param da bitmişti. Beni oraya bağlayacak hiçbir şey kalmamıştı artık. Belki sadece merak –oturmaya devam ettim.
“O değil mi şuradaki?”
“Hangisi?”
“Şu işte güzelim, telefonla konuşan.”
“Buradan benziyor ama, değildir herhalde.”
Arkamda, oldukça uzak bir yerde elindeki telefonla konuşarak gezinen bir adamın varlığı canlandı gözümün önünde. Adam yaptığı konuşmadan mı yoksa üzerine yöneltilen ilgiden mi bilinmez, oldukça neşeli gözüküyordu. Dönüp bakmamak için engel oldum kendime; öyle gereksiz adamlar umurumda değildi ve ben onlar gibi değildim –gurur duydum bu halimle.
“Geliyor kız geliyor, bu tarafa geliyor, ne yapacağım ben?”
Elini alnına koyup yüzünü perdelemek istedi. Böyle yaparak tanınmayacağını düşünüyordu belli ki. İçimden bir kahkaha patlatıp bu saçma oyuna bir son vermek geldi. Sonra bir acıma duygusu kabardı içimde; karşımda kendi aptallığının boşluğunda kendini yitirmiş, kişiliksiz, iradesiz, savunmasız ve korkak bir devekuşu vardı. Ona yardım etmek istiyordum, ama bu durumda beni anlayıp anlamayacağında emin değildim. Bu saçmalığın bir an önce bitmesi için dua etmeye başladım. Yukarıda bir yerlerde birileri varsa ancak onlar bitirebilirdi bu işi.
Bir gölgenin sol tarafımdan geçtiğini fark ettim. Gözümün akıyla çaktırmadan baktım o tarafa. Adam o kadar yakınımızdan geçmişti ki yüzü soyutlanmıştı. Sadece arkasından sırtını ve dökülmüş saçlı kel kafasını görebildim. Masa sallanmaya başladı. Elimi üzerine koyup sarsıntıyı engellemeye çalıştım –olmadı. Meral, o kadar dengesiz davranışlar sergiliyordu ki adamın onu fark etmemesi aptallık olurdu; ya da umursamazlık. İkinci seçenek daha akla yatkındı.
“Gördü mü acaba beni?” dedi Meral.
“Yok güzelim, baksana, adamın aklı bir karış havada.”
“Alırdım ben onun aklına ama dua etsin suçluyum.”
“Neden suçlu olacaksın ki canım? Adam seni sevse arardı.”
“Seviyor, bunu biliyorum. Ama benim aramamı bekliyor. Ben arayacağımı söyledim çünkü ona.”
Hayır, hayır, Meral dengesiz değildi; kadındı. Bu özelliği onun bütün davranışlarını açıklamaya yetip artıyordu. O da hayatı kavrayamamış bütün kadınlar gibi anlık duygularla hareket ediyor, kendini kandırıyor ve saçmalıyordu. Kadınları böylesine hiçe sayan bir adamı hak ettiğini düşündüm.
“Mustafa,” dedi bana dönüp, “ben bu erkekleri anlamıyorum. Bu kadar umursamaz olmayı nasıl başarıyorlar?”
Cevap vermek istemiyordum. Ama gözlerimin önünde iradesini ve mantığını kaybetmiş, bacakları havada can çekişen bir kadın vardı. Başkalarının açık bacaklarına karşı nasıl davrandığı umurumda değildi; ben gözlerimi iğrenmemek için kapatmalı ve ona yardım etmeliydim.
“Erkeklerin hepsi umursamaz değildirler, sadece umursanmayacak kadınlara karşı böyle davranırlar. Sadece kadınlar için geçerli değildir bu, hem cinsleri için de geçerlidir. Değer vermediğin insanları umursamazsın, onları görmezden gelir ve becerip geçersin. Değer verdiklerine karşı varını yoğunu koyarsın ortaya. Bu değer ölçüsünü de değer verilecek kişi belirleyebilir ancak. Sen bir insanın hayatında istediğin kadar varsındır, ona değer verdiğin kadar. Birilerini suçlarken önce kendinden başlamak gerekir yargılamaya; ‘bu insan bana karşı neden böyle, neden böyle davranıyor, ben ona ne yaptım’ demek gerekir. Sen ona bir şey yapmadığın halde o sana umursamaz davranmışsa sen de ona karşı öyle davranırsın. Ama buna kendini kandırmadan ve objektif yargılarla karar vermek gerekir.”
“Doğru, ama benim onu sevdiğimi bildiği halde böyle davranıyor. Ben buna anlam veremiyorum.”
“Anlam veremeyecek bir şey yok; demek ki seni sevmiyor. Senden sevgiden başka şeyler bekliyor. Eğer gerçekten sevip değer verseydi, sana sevdiğini söylemese de bunu belli eder ya da sevmiyorsa da gelip sana sevmediğini açıkça söylerdi. Gözü kapalı olmamak lâzım bu tarz ilişkilerde. Değer verdiğin kadar değer görürsün ve gördüğün değer kadar değer verirsin. Gözünü ancak bu aşamayı açtıktan sonra kapamalı çiftler; birbirini dibine kadar özümseyip tanıdıktan sonra kapamalı. Yoksa zaman kaybından ve kullanılmaktan başka bir işe yaramaz bu birliktelikler.”
Adam barın arka tarafındaki kapıya gitmiş ve ortalıktan kaybolmuştu. Yanımda oturan ismini bilmediğim kıvırcık saçlı sivri yüzlü kadın kapıya doğru bakıp adamın gelmesini kolluyordu. Meral’se çarpık çerçeveli gözlüklerinin arkasından şaşkın ve ifadesiz gözlerle bana bakıyordu. Söyleyeceklerim bitmemişti henüz, ama Meral’in bakışları beni tedirgin etmişti. Laflarımın büyüsüne kapılıp bana âşık olmasından korktum ve sustum. Kurduğum basit cümleleri ilk defa duyuyormuş ve bu sıradan cümleler ona yöneltilmiş bir aşk ilanıymış gibi bakıyordu bana. Hissettiğim korkma duygusunun yerine acıma eklendi ve bacaklarını açmış beni bekleyen kadının eteğini gözlerimden yaşlar gelerek yukarıya kaldırdım.
“Geliyor.”
Meral, sanki arkasından biri sokulmuş ve karın boşluna parmağıyla dürtmüş gibi sıçradı sandalyede. Omzunun üstünden barın arka kapısının olduğu yere bakmak istedi, ama yaramazlık yaparken yakalanmış bir çocuk gibi korkarak kafasını önüne çevirdi yeniden –dudaklarını ısırdı. Sağ elini alnına götürüp devekuşu pozuna geçti; fakat adam suratında pis bir gülümsemeyle soldan geliyordu. Durumu fark ettim ve kendimi tutamayıp kıkırdadım. Adam, benim güldüğümü görüp açık ve parlak alının altındaki iri gözleriyle bana göz kırptı ve masanın yanında geçip ilk geldiği yere geri döndü. Meral, o kadar korkmuş ve kendini savunmasızlaştırmıştı ki adamın geçtiği fark etmedi -kafası hâlâ kumun altındaydı. Haline içim acıdı, ama ben söyleyebileceğim bütün lafları söylemiştim ve artık bu saçma konuyla vakit öldürmek istemiyordum. Durumdan kurtulup her şeyi düzeltmek onun elindeydi, ama önce kurtulmak istemeyi öğrenmeliydi –bunu düşündüğünü bile sanmıyordum.
Barın duvarları üstüme gelmeye başladı; tavan beni yere doğru olanca gücüyle bastırıyordu sanki. Bu sıkışmanın birayla bir ilgisi yoktu –iki birayla sarhoş olacak bir adam değildim. Karşımda birbirinden gereksiz tavırları ve basitlikleriyle iki kadın oturuyordu –beni çarpan onlardı. Sıkılmıştım, bunalmıştım. Midem bulanıyordu. Bir an önce oradan ayrılmalıydım. Gitmeli ve bir daha o iki kadınla aynı ortamda asla bulunmamalıydım. Ayağa kalktım. Fante masanın üstünde öylece durmuş bana bakıyordu –tek sayfa bile okuyamamıştım. Tanrının kutsal kitabını büyük bir saygıyla elime aldım. Çantama yerleştirdim. Hiçbir şey söylemeden kalkmıştım, normal şartlarda oldukça kaba bir davranıştı. O anın ve ortamın normal olmadığı aşikârdı. Sandalyenin arakasına astığım siyah hırkamı giydim. Adını bilmediğim kadın kalkmamı hiç umursamamıştı ve sigarasından gözlerini kırpıştırarak içmeye devam ediyordu. Meral ağlamaklı gözlerle bana baktı –annesini kaybetmiş küçük bir çocuk gibi. Göz temasından kaçıp çantamı omzuma attım. O tarafa bakmasan da Meral’in hâlâ bana baktığını hissedebiliyordum.
“Nereye gidiyorsun?”
Gitmemden çok nereye gittiğim önemliydi onun için. Benimle gelmek, benim güvenliğime sığınmak istiyordu.
“Kız arkadaşımla buluşacağım, sonra da bir yerlere gideriz herhalde.”
Düpedüz bir yalan. Hem kız arkadaşım yoktu hem de hemen eve gidecektim. Ama kendimi iki taraflı savunmak zorundaydım; benimle gelmemeli ve bana asılmamalıydı.
Görüşürüz, deyip bardan çıktım; bu da o gecenin son yalanıydı –onlar bir daha asla görüşmeyi düşünmüyordum.
Barın kapısından dışarıya çıkınca temiz havayı içime sömürdüm. Sisli ve karanlık bir gökyüzü vardı ve hava oldukça soğuktu. Ama nihayet özgürdüm, yalnızdım ve evime gidiyordum –sıcak yatağımda beni bekleyen Fante’ye. Bu hazzı hiçbir basit kadının açık bacaklarına değişmezdim.
celâl hikmet
51206 çkale
|